• Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu

  • mmaksudoglu@yahoo.com

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ ALTINDA BİÇİMLENMİŞ KAFALARI UĞRAŞTIRAN MESELELER
30 Mayıs 2017

Bol keseden “Aydın” ünvanı verilen diplomalılarımızın, konuları tartışmağa başlamadan önce, kendilerinde nasıl bir kafa yapısı (attitude of mind) teşekkül ettirildiği olgusunu göz önünde bulundurmaları gerekir. Hâlâ etkisinden ve baskısından kurtulamadığımız bu kültür emperyalizminin farkına varılmadan, sağlıklı düşünülemez. Kültür İstilâsı, askerî işgalden çok daha fecidir; gönüllü köleliktir.

1839, 1856 ve devâmı, sâdece siyâsî târihimizde değil, etkisi bakımından daha da ağır olarak, rûhlarımızda ve zihniyetimizde, düşünme tarzımızda depremler yapan kırılma noktalarıdır. Yanlış iliklenen, yalnızca gömleğin ilk düğmesi değildir:  İlk düğme, karşısındaki ilk delik yerine ikinci değil, beşinci deliğe ve sırttan dolaştırılarak, deli gömleği biçiminde iliklenmiştir. Son yıllarda bundan kurtulma çabası içine girdiğimiz için de Emperyalizm artık maskesini de atarak medyasıyla, finansıyla, politikasıyla, terörüstleriyle, canhıraş bir şekilde, içimizdeki maşalarını da kullanarak uğraşmakta, çırpınmaktadır.

Daha kolay anlaşılsın diye, rahmetli İzzet Begoviç’in hikmetli ve hedefi 12den vuran sözünü hatırlatalım : “Düşman tarafından öldürülünce değil, ona benzediğinde yenilirsin.”

 İki yüz yıldır “çağdaşlaşma” adına yapılan nedir? Kime benzetilmeğe çalışıyoruz? (Teknoloji alımını ayrı tutuyorum).

Bu kırılma noktalarının gerçeğini bilmeden, bilincine varmadan, okulda kafasına doldurulan, bunların iyi marifetler olduğu palavrasını sorgulamayan, içinde yaşadığımız şartları, tabiî bir vetire (uydurmacası : süreç) zannederek fikir yürütenler, yabancıların çizdiği yörüngede gider, devam ederler… iki yüz yıldır süregelen öğretimin ürünleri oldukları için, “aydın” denilen topluluk da onlardandır, pek çok etkili yerde de onlar vardır, sesleri ortalığı kaplar.

Sonra da bu “aydın”lar, Batı Avrupa’nın îcad edip dünyayı yaydığı kavramları tartışırlar…

***

Türkçemizde, soy, sop deyimleri var, Dede Korkut’ta ‘boy’ da vardır. Arapça’da Kabile, Batn, Fahz .. diye gider, çok daha ayrıntılıdır.

Günümüzde Batı Avrupa normları Yeryüzü’ne hâkimdir ve bunlar dayatmadır, sanki gerçekte de öyleymiş gibi algılanmaktadır. (Dayatmanın şaheseri de Mîlâdî takvimdir : Milattan Önce ne demek ola? Hz. İsa’nın doğum yılı olarak kabul edilen yıla Rabbimizin Yılı – ‘Anno Domini’ derler; inançlarına göre Oğul Tanrı’nın gönderilişiyle takvim başlıyor; Mîlâttan önceki  uzuuun çağlar ne oluyor? İlkokul çocuğuna ‘Milâttan Önce’si, büyükten küçüğe doğru gelen çarpık  sıralama nasıl anlatılır?)

Sanki, bütün topluluklar bir araya gelip karar vermişler : şu küçüklükte topluluğa şu denilsin, bunlar bir araya geldiğinde bu denilsin, gibi… Gerçekte, her topluluğun bölümlerinin büyüklükleri farklıdır, kendine göredir, öyle standart bir ölçü, bölümleme yoktur. Avrupa’da bir siyasî kuruluş büyür, yayılır, başka ülkeleri alır, o ülkelerde yaşayan insanları başkalaştırır, o ülkelerde  kendi dilini, kültürünü yerleştirir, kaynakları sömürür, imparatorluk olur. Bizim şaşkın “aydın”ımız da yayılma sebebini düşünmeden, uyguladığı, bugün bile Batı’nın ulaşamadığı medenî, insânî idâreyi düşünmeden, Osmanlı Devleti için de, utanmadan Osmanlı imparatorluğu der.   

Milliyetçilik’e geçmeden belirteyim :

1956 yılında, İlâhiyat Fakültesi birinci sınıf öğrencisi idim, Ankara Türkocağında Hamdullah Suphi Tanrıöver’i dinledim; binada Üçüncü Tiyatro vardı, Türkocağı’nın açılışı, arkada, zemin kattaki bir odada yapıldı, yerli değerlerden, halı dokuyan Ayşe kız ve renkleri iyi kullanan yabancı bir ressamdan (galiba Vatto) bahsetti ama, içimizi tutuşturmağa yetti. Konferanslar dinledim, Erzurum barlarından başbar tutacak kadar da çalıştım.  Gençlik Kolu başkanımız rahmetli Galip Ağabey (Erdem) idi. 1960 yılında mezun olup meslek dersleri öğretmeni olarak tâyin edildiğim İzmir  İmam_Hatip Lisesinde öğrencilere Atsız’ın Türk Ülküsü’nü, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun Çağlayanlar’ını okuttum.

Atalarım da Tarak Damgalı Gök Bayrak altında epeyce at koşturmuşlardır. (O bayrağın devletine Ruslar, Lehliler uzun yıllar haraç vermişlerdir, târihî bayraktır.)

Gelelim Milliyetçilik konusuna :

‘Milliyet’ kelimesi, ‘Nasyonalite’nin, ‘Milliyetçilk’ ise ‘Nasyonalizm’ kelimesinin tercümesidir. ’Millet’ Arapça ‘Dîn’ demektir, 1000 yıldır İslâm’la, din’le yoğrulduğumuz için, ‘nation’ karşılığı olarak, aklımıza bu kelime, ‘Millet’ gelmiştir, bugün de öyle kullanılmaktadır. ‘Millet’ kelimesini herhalde Arapça’dan geldiği için beğenmeyen “aydın”larımız da Moğol’ca Ulus’ kelimesini –belki de Türkçe sandığı için- kullanmaktadır. Kelime seçimi de gösteriyor ki : ‘Milliyet’ sözünü kullananın İslâm’la arası iyidir, ‘Ulus’ sözünü kullananın ise öyle bir derdi yoktur.

(‘ulusal’ sözü ayrı bir felâket : aşşşağılık duygusu altında, Batı’dan gümrüksüz alınan zevk törpüsü –sal’ın  Moğolca bir kelimeye eklenmesiyle yapılmış ‘ucûbe’dir.) (Bu iki yüz yıllık Kültür İstilâsı devresi içinde, günümüz imâlât aydınının prototipi Osmanlı münevveri diyordu ki : ‘Fransızca bilmeyen eşektir.’ Halbuki : Fransızca’da ‘seksen’ diyemezsiniz, ‘seksen’ diye bir kelime yoktur; ‘dört yirmi’ dersiniz : (katr ven). ‘Doksan’ demek için bir ‘10’ eklersiniz : (katr ven diz). Öte yandan, Dîvân-ı Lügaatit Türk’de (11.yüzyıl) : on, yüz, bin ve tümen (onbin) kelimeleri vardır. Tümen Beyi’nin buyruğunda 10 000 atlı olurdu. Demek ki bizim zihnimiz Avrupa’lınınkinden daha önce gelişmiş.  Anlaşılan, Frenk çobanın seksene kadar saymağa zihin gücü yetmediği için,  domuzları 20 şerli 4 öbeğe ayırıp saymış.)

 

Koyu İtalyan nasyonalisti Mussolini diyor ki : 

“We have created our myth. The myth is a faith, it is a passion.  It is not necessary that it be a reality. It is a reality by the fact that it is a good, a hope, a faith, that is courage. Our myth is the Nation, our myth is the greatness of the Nation!  And to this myth, to this grandeur, that we translate a complete reality, we subordinate all the rest.” (Benito Mussolini, (1922) quoted in R. Finer, Mussolini’s Italy (New York : 1935), p. 218.)

Myth : efsâne, söylence, safsata, mit, mitos, batıl inanç, yanlış kanı, kurgu.

 

“Efsânemizi yarattık. Bu safsata, bir inançtır, bir tutkudur. Onun gerçek olması gerekmez. O, iyi olması, bir umut olması, bir inanç olmasıyla bir gerçekliktir, o cesarettir. Bizim kurgumuz Nation (Ulus)’dur, safsatamız Ulus’un yüceliğidir! Ve bu kurgu’ya, bu yüceliğe biz bütün gerçekliği uydururuz (tercüme ederiz, uyumlu hâle getiririz. Kalan her şeyi ona bağlarız (boyun eğdiririz)

 

İşte böyle : 19 uncu yüzyıla kadar mevcut olmayan bir şey, sırf politika için uyduruldu ve gerçekten de işlerine geldiği gibi kullanıldı: Nasyonalizm, İtalyan ve Alman Nasyonu (Milleti)  meydana getirmeğe yaradı (19.yüzyıla kadar Alman ve İtalyan milletleri yoktu, şehirler ve başlarındaki hükümdarcıklar vardı. Bir İtalyan’ın sözü meşhurdur : Dil birliğini sağladık, sıra İtalyan Milleti’ni yaratmağa geldi.)

 Nasyonalism, bu tarafa çevrilince de Osmanlı’yı parçalamağa yaradı.

***

 

NATION kelimesinin, herkesçe kabul edilen bir tarifi yoktur:

İsviçre (resmî 3 diliyle) nasıl bir millet oluyor? ‘Amerikan Milleti’ lafı,  uydurmanın uydurmasıdır.

Araplar ‘Nationalism’i, ‘kawmiyye’  diye tercüme derler; halbuki, ‘kawm’ kelimesi ‘erkekler topluluğu’ demektir. Milletin yarısını teşkil eden kadınlar ne olacak?

“Ey inananlar ! erkekler topluluğu bir erkekler topluluğu ile alay etmesin! Olabilir  ki alay edilenler, Allah katında, alay edenlerden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar, olabilir ki, onlar kendilerinden daha iyidirler…” Hucurât Sûresi (49) âyet : 11.

 

Durum ve vâkıa budur. Peki ne yapalım? 

 

Başkalarının kelimeleriyle, akıllarıyla düşünmeyelim. KENDİ kelimelerimizle düşünmek, hürriyetin, istiklâlin ilk adımıdır.

 

Türkiyemizde milletler, halklar meselesi yoktur; vatandaşlığı samimiyetle benimseyen, Türk milletindendir, ırkı Türk olmayabilir, mühim olan dünya görüşü ve kültür birliğidir. Mehmet Âkif Arnavut soylu olabilir (bir tarafı da Türkistanlı, ayrı konu) ama : “ırkıma bir gül” derken tabiî Türklüğü kasdediyordu. Şemseddin Sâmi’yi nasıl Türk kabul etmeyiz? Çok geniş coğrafyaya yayılmış yüce Osmanlı’nın bakıyesi olan bizlerin içinde, çeşitli ırklardan kardeşlerimiz vardır, ama o ırklar, artık tatlı bir hâtıradan ibarettir; çocukları Türkçe konuşup Türkçe okumakta ve yazmaktalar, artık hepsi Türktür, torunları da Türk olmaktadır.  Böyle bir ‘vâkıa’ dururken, yabancının ürettiği kavramları tartışmak, kültür istilâsının tezahürüdür, bu istilânın etkisiyle ortaya çıkan durumdur.

Bu ‘ırk’  kavramı çok aldatıcı olarak kullanılıyor. Meselâ, Einstein’in Yahûdî ırkından olduğu tekrarlanır durur; o adam, Afrika’daki bir Yahûdî topluluğu içinde (meselâ Falaşalar’da) doğup yaşasaydı, o Einstein olabilir miydi?

Kanunî Sultan Süleyman 1521 de Rodos’u aldığında, oradaki, kendilerine ‘Sen Jan şövalyesi’ diyen Hristiyan haydutlara gitmiş olan Şehzâde Cem’in soyundan, papaz olmuş bir Osmanlı da vardı: İdam edildi.

***

Mozaik lafını ortaya atanlar, gayri Türk kasıtlılardır ve bâzı ahmaklar onlara uymaktadır. O bakımdan, kendilerine ‘Milliyetçi’ diyenler, bazı kavramları ortaya atanların soyunu araştırmakta çok haklıdırlar.

İsmet Özel’in, “Türk, namaz kılan Müslümandır” tarifi çok isabetli ve güzeldir. İslâm dini dışındaki Türk soylu kardeşlerimizi de dışlamayız, elbette onlara da yakınlık duyarız.

İnsan milletini tabiî sever, ona, kültürüne hizmet eder, eğer bu millet, Türk Milleti ise, elbette sevilmeyi, çok sevilmeyi fazlasıyla hak etmiştir; bu millet, muhteşemdir, gariptir, mütevazidir, haysiyetilidir, hamiyet sahibidir, çok büyüktür: Târihten Türk çıkarılırsa, ortada bir şey kalmaz.

 Ama, bu duygunun, sevginin ‘ideoloji’ hâline getirilmesi, ona dayalı sistem kurulmağa çalışılması, yerli düşünce değildir, yabancının aklıdır.

***

Kaynak :


Yorum bırak:

Yorumunuzun yayınlanması için aşağıdaki kareye tıklayın.




Bu makaleye yorum yapan olmamış, ilk siz yorum yapın.