• Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu

  • mmaksudoglu@yahoo.com

TÜRKLER ve İSLÂM DîNİ
05 Ekim 2020

          Lübnan’da, Ürdün’de ve Sûriye’de, Hristiyan Araplar yaşamaktadır ve Lübnan Cumhurbaşkanı Hristiyandır, Avrupa’lı emperyalistler Birinci Dünya Harbi sonrasında işgal ettikleri Lübnan’dan çıkarken öyle bir düzen bırakmışlardır. Aslında, yalnızca bir ilâhî dîn olduğu, Âdem Aleyhisselâm’dan başlayarak insanlara Yol Gösterici Peygamberler gönderildiği için, İslâmın Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dan önceki safhasındaki Peygamberlerine tâbi olanlar, kendilerine “Mûsevî”,  “îsevî (Hristiyan- Christ/Christian)” diye, dînin  o merhaledeki durumunda kaldıklarından, “Kitap Ehli” denilerek müsâmahaya mazhar olup günümüzedek gelmişlerdir. Her Peygamber gönderildikçe, eski merhalenin son kullanım tarihi dolmuştur.

 

          Türkler ise İslâm’la öylesine kaynaşmış, özleşmişlerdir ki, Türk kelimesi, “Müslüman” yerine kullanılır olmuştur. Osmanlı hudûdu dışında, Fas’ta veya Îrân’da bir Avrupa’lı Müslüman olduğunda, onun hakkında: “Türk oldu” denilmiştir. Müslüman olmayan sâdece Yakut Türkleri ile Moldova’daki Gagavuz’lar ve Kırım’daki Karaim Türkleri gösterilebilir ki, sayıları çok azdır.

 

          Türkler 1000 yıl önce kitleler hâlinde İslâm’a girerken, uygarlık değiştiriyorlardı. O çağlarda uygarlığı Müslümanlar temsîl ediyordu. Meridyen, Müslümanlar tarafından ölçülmüştü, kan dolaşımı Harvey’den yüzyıllarca önce Müslümanlar tarafından bulunmuştu, cebir (algebra), alkol (alcohol), sıfır (zero, chifre), kimyâ (chemisty) ve daha birçok kelime, Avrupa dillerine bu uygarlığın geçiş izini taşımaktadır. (Sıfır, çok değerli: Avrupa’da daha önce kullanılan Roma rakamlarıyla –I, II, III, IV, V, VI, VII, VIII, IX, X, XI, …XIX, XX, XXI, …L, C, D – 1839 dan 1453 ü çıkarın bakalım, ya çarpma, bölme işlemleri?).

 

          Basra, Kûfe gibi şehirlerde; Müslümanların linguistik tartışmaları yaptıkları, varrâkıyn dükkânlarında sabahlara kadar kitap okudukları, çağlarda, Avrupa’da, Paris, çamurlar içinde gecekondulardan ibâretti, Berlin’in yerinde domuzlar otluyordu.  Orhan Gâzi’nin 1334 yılında fethettiği İznik’te, oğlu Sultân Murâd Hüdâvendigâr’ın, günümüze kadar harabesi gelip de son  yıllarda onarılmış olan hamamı yaptırdığı sırada, İngiltere’de, şehrin ana caddesinin ortasından lâğım suları akıyordu.

 

          Kıpçak Türkleri’nden, Hristiyanlığa girenler Ermeni harflerini kullandılar ve tarihten silindiler. Müslüman Kıpçaklar ise, “kuman” dedikleri, içine temiz su doldurdukları ibrikleri atlarının boynuna asar, gittikleri yerde temiz suyla abdest alıp namâz kılarlardı. Görgüsüz, ilkel Avrupalı’lar ise, kendileri için son derece, yepyeni bir anlayışı temsil eden (uygarlık, temizlik demektir) kuman denilen nesneyi, Kıpçaklar’da gördükleri için, Avrupa dillerinde Kıpçak’lara “Kuman” denilegelmiştir. Türkçenin sözlüklerinden Codex Comanicusu, Avrupa’lı râhipler, Türkçenin öğrenilmesi için yazmışlardır.

 

          Bulgar Türkleri’nden İdil havzasında yerleşmiş olanların hükümdârı Yaltavar oğlu Almış Hân Müslüman oldu, Abbâsî Halîfesi Muktedir billâh Câfer 922 yılında elçilik heyeti gönderdi, ve Bulgar Türkleri İlk Müslüman Türk Devleti oldular. Onların soyundan günümüze kadar gelen gelen Kazan Türkleri, “Bulgar babalarımız agaçtan câmi tüzgenler” (Bulgar atalarımız ahşap câmi yapmışlar) demektedirler.  Konuştukları, Türkçenin, “Tatarca” denilen kuzey lehçesinde, başgün (pazartesi –Gorki bölgesinde-), aşkazan (mide), orun (yer), bülme (bölme/oda), eşik (kapı) bala (çocuk) gibi birçok kelimeleri işitebilirsiniz.             

 

          Bulgar Türkleri’nin Tuna havzasında yaşayanları ise, başlarındaki Pars Han’la 864 yılında Hristiyanlığa girmişler, Pars adı Boris olmuş, zamanla, gelen Slavlarla karışmışlar ve Türklükleri yok olup gitmiştir.

          Türk soylu Hunların hükümdârı Attilâ’nın adı, Macarlarda da kullanılmaktadır, Macaristan’ın İngilizceki adı Hungary kelimesinde bu hâtıra yaşamaktadır. Yine, Avrupa’nın ortasındaki dağların adı Alp dağlarıdır, izlerimizi taşımaktadır.

          Görülüyor ki Türkler, İslâm dâiresinde büyük işler görmüşler, İslâmı yüzlerce yıl temsîl etmişler, Yaradan’ın buyruklarını yeryüzünün çok geniş yerlerinde hâkim kılmışlar, İslâm da, Türklerin kimliklerini korumalarında etkili olmuştur.

           ***             

 

          Günümüzde, dış güçler, kâfirler (kâfir’e “kâfir” demek, duruş sâhibi olmak demektir; bize, {1856 da ‘kâfir’e  ‘kâfir’ demek yasak edilerek} duruş’umuz unutturuldu) bir yandan 1000 yıldır kaynaştığımız, birlikte yaşadığımız, kız alıp verdiğimiz, evlilikler kurduğumuz, 150 yıl öncesine kadar, aramızda bir farkın söz konusu olmadığı Kürt kardeşlerimizi kışkırtırken, öte yandan da, Sakarya’dan Karadeniz’in en doğusuna kadar, köy köy gezen, dolaşan turist görünümlü papazlar vasıtasıyla, bu kardeşlerimizi de Yunan kâfirine yamamağa, onları kâfir ırkçılığına düşürüp Yakın (Dünyevî) Hayat’ta kargaşaya, ızdırâba, Asıl (Âhirette devâm eden Sonsuz) Hayatta da felâkete sürüklemeğe çalışmaktadırlar.

 

          İçinde bulunduğumuz Kültür İstilâsı zemîninin farkında olmayan, durumumuzu ‘tabiî’ bir vetire (süreç) zannedip İslâmı da bu gayrı tabiî duruma uyarlamağa çalışma zavallılığına düşen, durumu kabullenen  bâzı ilâhiyatçıların, Kitap Ehlini Cennet’e sokma gayretlerine bakmayın siz; bu nevzuhûrlar konuşmaktan, yazmaktan, okumağa fırsat bulamıyorlar anlaşılan: sâdece bir hatırlatma:

                   

                   Andolsun ki, “Allah, Meryem oğlu Mesîh’in tâ kendisidir” diyenler kâfir olmuşlardır. Mâide (5) 17.

                   “Allah üçün üçüncüsüdür, üçten biridir” diyenler de tamamen kâfir olmuşlardır. Mâide (5) 73.

                   Kâfir’in âkıbeti de Cehennem’de ebedî olarak kalmaktır

.                  ***

            

          Mâlûm : “su uyur düşman uyumaz” atasözümüz var; kimbilir ne acı tecrübelerden sonra, bu deyim, atasözü hâline gelmiştir. Bu ırkçılık zehirine karşı panzehir İslâmdır. Nitekim, Eskişehir Türkocağı’nda konuşan değerli bir öğretim üyesi, Türklerin veya Kürtlerin İslâm’dan vazgeçmediği, (irtidâd etmediği, dinden çıkmadığı/kâfir olmadığı) müddetçe, ayrılıkçı Kürt hareketinin halkta zemîn bulamayacağını çok güzel anlatmıştı. Onun içindir ki, ayrılıkçı, Marxist, kâfirler, “Kürtlerin dîni Zerdüştlük’tü “ diye Kürt kardeşlerimizi kâfirliğe döndürmeğe çalışmaktalar.

 

          Aynı durum, Müslüman karadenizli kardeşlerimiz için de söz konusudur. Osmanlı, fethettiği yerlere, Müslüman Türk âileleri yerleştiriyordu. İstanbul’daki, Aksaray, Çarşamba gibi semtler, bu hâtıranın izleridir, oralardan gelmişlerdir.

 

          Kaldı ki, biz değişikliğe çok açık bir milletiz. Her yılın Eylül ayında Söğüt’te yapılan şenliklere, Kayı boyundan olup da Anadolu’nun birçok yerine dağıtılmış olan Türkmenler gelir. Güneydoğu’dan gelen Türkmenler, o yörenin kıyafetini ve hattâ oyunlarını benimsemişlerdir. Yani, Karadenizde yaşayıp da o yöredeki dili bilenlerin mutlaka Rum soylu olması kesin değildir. Böyle “benimsemeler” oluyor: Batı Anadolu’da ‘Çerkes Zeybeği’ vardı, oralara yerleşmiş Çerkesler de kendilerine göre zeybek meydana getirmişlerdi.

 

          Mühim olan, Dünya Görüşü Birliği, İnanç Birliği, Kültür Birliği ve Kader Birliğidir, bu bilincin yaşatılmasıdır. Türkiye’deki bekamızın temînâtı, İslâmdır.

          Ne demişler:

          Türk olmak zordur; karşında bütün Dünyâyı bulursun

          Türk olmamak, daha da zordur; karşında Türk’ü bulursun!

          ***

                    

          Sırplardaki, kadın ve çocukların ağzında ağzında dolaşıp duran

          od Jadrana do İrana

          nece biti Müslümâna

           (Adriyatik’ten İran’a, Müslüman kalmayacak)      

          lâfını unutmayalım; bu anlayışın arkasında, (adlarını sayabildiğiniz kadar sayın) kâfir state/etat/staat’larının, kingdomlarının (‘Devlet’ kelimesinin haysiyeti var, kullanmak israf olur) açık veya örtülü desteği bulunduğunu da unutmayalım!          

          

          Almanlarla Fransızlar arasındaki savaşlar, bizim en çok savaştığımız milletle yaptığımız savaşlardan daha çoktur; ama, Avrupa Birliği’nde bir aradalar. Birlik üyelerinin sayısı 25 bile olsa, bayraktaki yıldız sayısı, Hz. İsâ’nın Havârileri sayısınca 12 dir ve değişmez.

 

          İnanç ve uygulamada durmaksızın zemîn kaybeden Hristiyanlığı, kültür olarak yaşatıyorlar ve diğer topluluklar da onlara uyuyor: meselâ yılbaşı maskaralıkları.

                   

          İslâm, günümüze kadar Türk milletinin kimliğini korumakta en güçlü etken olduğu gibi, günümüzde ve gelecekte de bu milletin bütünlüğünü sağlayacak olan, parçalanmamızı önleyecek olan en mühim, en değerli unsurdur.

 

          02 Ekim 2020                                                               

Kaynak :


Yorum bırak:

Yorumunuzun yayınlanması için aşağıdaki kareye tıklayın.




Bu makaleye yorum yapan olmamış, ilk siz yorum yapın.