HAKLILIK - TEBRÎR - JUSTIFICATION 
20 Şubat 2024 Salı

HAKLILIK - TEBRÎR – JUSTIFICATION


Avrupa’lılar, biz Türklerin bu toprakları yurt edinmiş olmamızı, aslâ kabullenmiş, içlerine sindirebilmiş değillerdir. Avrupa’lı için Türk; Roma imparatorluğunu yıkıp onun toprakları üzerine yerleşen vahşî, savaşçı bir topluluktur. Üstelik, bu vahşî kavim, -yine Avrupa’lı için- kültürü ve geleceği için en tehlikeli olay olan İslâmı benimsemiş, yüzyıllar boyunca İslâmı temsîl etmiştir. Avrupalı’nın zihniyetine göre -Amerika, Avrupa’nın kültürel ve politik uzantısıdır- bu baş belâsı kavim, bir zamanlar Hristiyanlığın hüküm sürdüğü bu topraklardan sökülüp atılmalı, geldikleri yere, Türkistan’a sürülmelidir; İspanya’da 800 yıla yakın hüküm süren Müslümanlar, oradan nasıl çıkarılıp atıldı ise, 1000 yıla yakın zamandır Anadolu’yu ve Avrupa’nin küçük bir kısmını işgal altında tutan bu baş belâsı kavimden kurtulmak da mümkündür; nasıl olsa, Avrupa ve uzantısı Amerika güçlüdür.


Batı’lının zihin yapısı böyle şekillenmiştir de, kendisinin Amerika kıt’asına 1492 de gitmeğe başladığını, oradaki yerli halktan 100 milyon insanı öldürerek bu koca kıt’aya sâhip olduğunu aslâ hatırına getirmez: çünkü, dilinde hak kelimesi, gönlünde, kalbinde hak kavramı YOKTUR. “Ben bu kıt’aya NÎÇİN geldim? Burada NE işim vardı?, buraya NE getirdim?” diye ASLÂ düşünmez. Batılı’nın davranışına yön veren: güçtür: güçlü isen, gücün yetiyorsa, aldığın, elde ettiğin, senindir.


Türkler Anadolu’ya İslâm’ı getirmişler, insanlara hak, adâlet kavramlarını öğretmişler, ellerindeki ilâhî kitap olduğuna inandıkları Kur’ân-ı Kerîm’e, İslâm buyruklarına göre davranıyorlarmış, Anadolu’da ve Avrupa’nın bir kısmında hukuk devleti olarak hüküm sürmüşler, yendikleri insanları, Avrupa’lıların yaptıkları gibi öldürmemişler, onlara millet nizâmı uygulayarak inançlarına göre, geleneklerine uygun olarak yaşama imkânı tanımışlar, bu konular, Batılı’yı HİÇ ilgilendirmez; bunları düşünemez; eline fırsat geçmişse, karşısındakini ezer. 1204 yılında Avrupa’lı Haçlıların İstanbul’u işgal edip yağmalaması üzerine oradan kaçan Hanedân üyelerinin İznik ve Trabzon’da hüküm sürdükleri için, Roma İmparatorluğunu hortlatmak hülyâsı ile, İznik şehrine ayrı bir değer verirler; Ortaçağ’da Avrupalı’lar yıkanmaz iken, Orhan Gazi çağında bu şehri İslâm’a açan Osmanlı’nın, orada hamam, medrese yapmış olması, Batılı’yı hiç ilgilendirmez. İznik’te, günümüzde müze olan Hüdâvendigâr hamamı yapıldığında, Müslümanlar tertemiz gezerlerken, İngiltere’de, şehrin caddelerinin ortasının, lâğım akıntısı yeri olarak kullanılmış olmasını hatırına getirmez.
İngiltere’de 14. Yüzyılda caddenin ortasından lağım akan şehir.
Philip Steele and Fiona MacDonald, British History, 2013, s..181.


Fatih’in kuşattığı İstanbul’da fuhuş yaygındı, kölelerin durumu fecî idi, halk hipodrom’a mâviler ile yeşiller arasındaki araba yarışlarını seyretmeğe koşuyordu, bilginler, meleklerim erkek mi, dişi mi olduğunu, onların kaç kanatlı olduğunu tartışıyorlardı.


Sultân Mehemmed, Ayasofya’nın önüne gelince, atından indi, yerden bir avuç toprak alıp kendi üzerine saçtı: “bu genç yaşımda Roma İmparatorluğuna son verdim” diye gurura kapılmamak için” hadîs-i şerîfde emr olunan bu davranışı yaptı.” Örümcek, Kayzerlerin sarayında perdedarlık yapar (ağ örer), Efrâsiyâb (Alp Er Tunga) kulelerinde ise baykuş öter” anlamındaki, Dünyâ hayâtındaki zaferlerin geçici olduğunu, Dünyaya/yakına aldanmamak gerektiğini anlatan Farsça şiiri okudu. Halbuki 1204 yılında İstanbul’u işgal edip yağmalayan Avrupalı’lar, Ayasofya’nın kutlu yerinde, fâhişe oynatıp ona şarkı söyletmişlerdi.


Bu SEVİYE FARKI da Avrupalı’nın ASLA ilgisini çekmez (ona öğretilmez ki! Avrupalı, çocuğuna, işine geleni öğretir).


***


Avrupalı, Amerika kıt’asına zulüm götürmüş, koca kıt’ayı sömürmüş, oradaki Aztek, Maya, İnka uygarlıklarını yıkmıştır.
Türkler, Anadolu’ya ve Avrupa’nın bir kısmına İslâmı getirmiş, insanları serf/yarı köle olmaktan kurtarmış, onların rahat olarak yaşamalarını sağlamıştır. Stefan Duşan yasasına göre, Avrupa’lı serf, haftada 2 gün (yılda 104 gün) Feodal Lord için bedava, angarya olarak çalışırken, o bölge Osmanlı hâkimiyetine geçince, aynı köylü, Tımarlı Sipâhi için, senede yalnız 3 gün bedava çalışmıştır.


Feodalite’de bir kız evlendiğinde, ilk gecesini kocasıyla değil, Feodal Lordla geçirirdi, bu, kanun idi: jus primae noctis (ilk gece kanunu), (hakkı, değil; onlarda ‘hak’ kavramı yoktur ki! onun için dillerinde ‘hak’ kavramını karşılayacak kelime de YOKTUR. (İngilizcedeki: correct, true, fair, due, real … vb kelimelerin HİÇBİRİ, “hak” demek DEĞİLDİR. Fransızca’daki “droit” kelimesi de “hak” demek değildir.) Aynı bölge, feth edildiğinde, İslâm’a açıldığında, Tımarlı Sipahi’nin yönetimine verilirdi. Tımarlı Sipahi, o bölgenin sâhibi değildi; yöneticisi idi: gayrı Müslimden haraç ve cizye alırdı, Müslümandan da öşür, zekât toplardı. Yönetimindeki halkın Müslüman olsun, gayrıMüslim olsun, hepsinin, can, mal, namus güvenliğinden SORUMLU olurdu.

1402-1413 arasında Yıldırım Bâyezid’in şehzâdeleri arasında iktidar mücadelesi sürerken, Balkanlarda, yeni fethedilmiş bölgelerde bile, HİÇBİR ayaklanma, Osmanlı’dan kurtulma girişimi OLMAMIŞTIR; halk, memnundu.


***


Osmanlı, İslâm’ı yaşadığı, İslâm’ı temsil ettiği için, Avrupa’daki, Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan Hristiyanlar, kimliklerini, dillerini, kültürlerini, geleneklerini korumuşlardır.


Avrupa’lı, gittiği her yeri sömürmüş, kıt’aların yerüstü ve yeraltı zenginliklerini ülkesine taşıyarak zenginleşmiştir. Üstelik, sömürge yaptığı kıtalardaki insanların benliğini, kimliğini de gasb etmiştir. Afrika’lı bir yerliye: “hiç İngiltere’ye gittin mi?” diye sorulduğunda; yanıt: “no, I have never been home” (hayır, hiç anavatan’da, yuva’da bulunmadım) olurdu: kendini, İngiltere’ye âid, oradan uzak düşmüş, olarak kabul eder, ‘öyle’ görürdü.


***


Burada bulunuşumuzun HAKLI SEBEBİ, justification’u, muberrir’i, İSLÂM olduğuna göre: Şöyle çağdaşlaştık, Batı müziğinde şunları yetiştirdik, tiyatrolarımızda Şekspirin eserleri oynanıyor …

Bu pazarda sürümü olan metâ olmuyor.
Bu ülkede bulunuşumuzun HAKLI SEBEBİ İslâm olduğuna göre: İslâm’ı iyi temsîl etmemiz, gerçek Müslüman olmamız, İslâm ile aramızdaki mesâfeyi en aza indirmemiz, o mesâfeyi yok etmeğe çalışmamız… gerekmez mi? (asla: “çalışmayalım, güçlü olmayalım” demek değil tabiî; zâten İslâm’a GÖRE yaşamak; çalışmayı, işi ehline vermeyi, her şeyi berâberinde getirir. İsbâtı meydanda: İslâm’a uygun yaşadığımızda 15, ve 16. Yüzyıllarda EN Güçlü, En İyi Durumda biz idik; 16. Yüzyıla, sebepsiz yere Türk Asrı denilmemiştir)

Ne dersiniz?

Yorum yazın: